Gerçeğe doğmak
Bir kez olsun, gözlerin samimiyetle dokunsun satırlara. Çevreni azad et kendinden. Beni bilme ve kendini. Bir süreliğine unut bildiğin ne varsa. En azından birkaç satır süresince izin ver; izin ver de fikirlerim dokunabilsin zihnine. Dokunduğu yerden hisset. Olması gerektiği gibi değil; olduğu gibi bil bizi unuttuğun yerden ve izin ver sana eksikliğimizden bahsedeyim…Gözlerin göremeyeceği, bir yüreğin hissedemeyeceği hızda düşünüyoruz çoğu zaman.
O hızda düşündüklerimizle ise kendimizi inşa ediyoruz. Hissedebildiğimiz hızda düşünsek, belkide her anı bin misli kadar yaşayacak ve bu lanetten kurtulmak için inandığımız değerlerden aman dileyecektik…Bilmediklerimiz korkutuyor bizi. O kadar korkuyoruz ki bildiklerimizin değişmesinden. Bildiğimiz bir sıradanlığı, bilmediğimiz bir güzelliğe tercih ediyoruz. Zihin bilinmeyene meyletmesin diye bütün olanakları seferber etmişiz adeta.
Her yer göz kamaştırıcı şeyler ile dolu. Televizyonda izlediğimiz bize ait olmayan şeylerin verdiği mutluluk uğruna yaşıyoruz. Yada daha çok mutluluk için gereken, daha iyi bir televizyon için… Dışkıları ile bölgesini belirleyen hayvanlardan farkımız kalmamış gibi. Bütün mücadeleler yaşanacak bir miktar alan için. Kimilerine daha azı ile yetinmek öğretilmiş; kimilerine ise azın hiçbir zaman yetmeyeceği. Sonra bu iki ırk, sürekli bir birine kırdırılır olmuş.
Birileri söyledi diye var olmadı hiçbir sistem. Yalnızca var olan sistemleştirildi ve daha buram buram insan kokarken sunuldu bizlere. İnsanlığın verdiği mücadelenin, içimizde verdiğimiz o sürekli savaştan bir farkının olduğunu da düşünmüyorum. Bağıran da biziz, susanda. Katil de biziz, can verende. Kazanan biziz ve kaybeden insanlık olacak…Bir düzine üstün(!) insanın fantezileri yüzünden mi bu hale geldik? Bütün suç onların mı?
Amaçları insanlığın ırzına geçmek olan bir miktar insan var ve geriye kalan milyarlar yalnızca paraları var diye onlara izin veriyor. İnsanlık olarak hem bedenimizi, hem ruhumuzu üç kuruş için pazarlıyoruz. Dayatılmış standartlar uğruna, değer yargılarımızı oradan oraya fırlatıyor ve şans yada bir mücadele eseri henüz yere düşmeden tutanlar ise yaratık muamelesi görüyor. Her zaman mantıklı bir açıklama var. Kimse, değil zihnin peçesini yırtmak; neden diye bir soru soracak kadarlık aktivite bile gösteremiyor.
Dedim ya en basit sanal mutlulukları, gerçeğe tercih eder olmuşuz. Yazarken bile tüylerim diken diken oluyor. Bu ne kadar aciz, bu ne kadar saçma, bu ne kadar ilkel bir silkiniş ki; insanlığın yüz yıllar süren bu iç mücadelesini, ancak birkaç fani et zımbırtısı arkasına gizlenebildiğimiz zaman dandik bir açıklama ile onurlandırabiliyoruz. Kendimiz dışında kimse umurumuzda değil. Ben sana, sen başkasına birleşe birleşe oluşturuyoruz kötülüğü.
Ortada küresel bir zihin ve bunun oluşturduğu aynı ölçekte bir kötülük var. Daha yakaladığımız zaman ne yapacağımızı bile bilmezken; insanlık olarak götümüzdeki çıkıntıyı yakalamak uğruna anlamsız daireler çiziyoruz. Arada bir bu duruma açıklama getirmeye çalışan cesetlerin cümlelerine denk geliyorum. Biri sistemi, diğeri ise sözde başkaldırıyı oynamış. Bizler ise, gene bizden beklenmeyecek bir teslimiyet ile: “a harbi lan” , “oğuyun olum oğuyun” , “illümünatey” , “yaşasın halkların kardeşliği” gibi aciz ve sloganvari düşünceler ile küresel tiyatroya yeni bakış açıları getirir olmuşuz.
Mutlak doğru kanımızda akıyor oysa. Tebdili kıyafet suratımıza çarpıyor cismini de, hissedemiyoruz…Yalan söylüyoruz herkese. Küçücük arzular uğruna, kendimize olan saygımızı yitiriyoruz. Değişsin istemiyoruz senelerimizi verdiğimiz alışkanlıklar. İlk tuğlasını koyduğumuzu bile unuttuğumuz zaman ve sonrasındaki birkaç on yıl uğruna yapıyoruz ne yapıyorsak. Benliğimizden gün be gün kopuyoruz. Kopan kısımlara yapışıyor kollektif pislik.
Zaten kaybettiğimiz benliğimizi korumaya çalışıyoruz her şey yerindeymiş gibi. Sonunda bunu da unutuyor ve alışıyoruz. Her an kendimizden aciz, sefil şeyler uğruna uzaklaşıyoruz. Biri çıkıyor ve izin ver diyor, izin ver de sana anlatabileyim… İlk cümlede bir karakterdin; şimdi ise her şeyinle sensin diyor. Ne unutacak, ne de kaybedecek biri yokmuş gibi. Sanki kendimizi unutursak kaybedecekmiş gibiyiz. Ama yetmiyor. Yetmiyor gözlerde perde, ayaklarda pranga ile yaşamak.
Ruhu, şu aciz bedene sıkıştırıp, yaşa demek yetmiyor. İçten içe bilebiliyoruz ancak bir terslik olduğunu. Kimse cesaretini toplayıp bunu ifade edecek gücü kendinde bulamıyor. Yada doğru cümleler direnişe geçiyor bilmiyorum. Her bir kelimeyi tek tek ikna ederek yan yana getirmek gerekiyor. Sanki milyarlar direniyor susmam için. Dengesi bozulup düşmesin diye bir kefesi, uzun uzun düşünmek gerekiyor. Gramı gramına ölçerek yazmak gerekiyor hassas konuları.
Denersen anlarsın, hiç kolay değil…Acayip cisimlerimiz ile evrene yetebileceğimizi düşünüyoruz. Bütün evren, sanki benim boktan benliğim var olsun diye taşımış hayatı bir tek hücrelinin bedeninden şimdilere. Doğru olmadığını bir iki nefesin yetmediğini görünce anladım. Şartlar öyle gerektirdi ve insanlık öyle gereken şartlar yüzünden şimdi anlamsız sanrılar ile boğuşuyor öyle mi? Doğruyu, en küçük şeye dahi gerçekten yetemediğimizi görünce anladım.
Sebepler sonuçları kovaladı ve her bir birey sahipsiz evrenler olarak saçıldı mavi bir noktaya öyle mi? Ben anladığım kadarı ile bırakamadım bir çoğunuz gibi. Aşama aşama kat ettiği mesafeler sonrasında vardıkları uçurumdan aşağı düşmeyi nitelik sanan yüzlerce insan ile bulamadım mutluluğu. Oysa uçmak, düşmekten gerçekten çok farklıydı. Düştüğün zaman bedenin sağlam, ruhun param parça olurdu. Bütün o meşakkatli süreç sonrası varılan uçurumda, adımını boşluğa attığın yerde düşmemenin ne demek olduğunu ancak yaşayan bilebilirdi.
Bildiklerimizden vazgeçmek, inşa ettiğimiz bütün kimlikleri bir kenara itip, hiçte yeniden doğmak anlamına gelecekti, bilemedik… Azı ile yetindik. Anlam külliyatının daha ilk kelimesinde yitip gittik. Hepimiz yaptık bunu! Bazıları çıkıp külliyatın hecelerini yorumlamaya çalıştı ve buna felsefe denildi. Öyle ise hayat da bizdik; ölümde. Doğan buraya doğuyor ve yitip gidenler anlamlandırma zayiatı idi öyle mi?…Başlamak istiyorum şimdi…
Bir mücadele düşün. Varman gereken bir nokta var. Sen, oraya ulaşacak donanıma ve fiziksel güce sahip olduğundan bile emin olmadan, koca bir insanlık ile çıkıyorsun yola. Bir gaye uğruna var olman gerektiğini biliyor ve arkanda 7 milyar insan ile ilk adımını atıyorsun imkansıza…Biliyorum, bir ördeğin doğduğunda tanımasını annesini ve suya düştüğünde boğulmamasını açıklamak zor. Yeni doğmuş bir ördeğin suya meyli gibi bilinçsiz bir ilerleyiş halindesiniz.
Adımlar adımları kovalıyor bir süre. Süreç devam ettikçe sorular gelmeye başlıyor. İçlerinden akıllı(!) olanlar bu soruları sormaya başlıyor başkalarına. Cevabı mümkünsüz sorulara akıllı cevaplar veriliyor. Akıllılar sorduklarına anlatmaya başlıyorlar hareket halinde. Anlattıkça çoğalıyor sürece şüphe. Çoğaldıkça, ilk akıllılardan başlayarak insanlığın bir parçasını koparacak canavarımsı silsile nefes almaya başlıyor.
İlk nefesinden itibaren harekete geçiyor ve insanlık içerisinden bölük bölük susturduğu ayak sesleri ile daha da güçleniyor. Bazılarını ürpertiyor bu durum ve daha fazla devam edemiyorlar. Daha fazlası ve daha fazlası bırakıyor mücadeleyi. Sayelerinde var olmuş o süreç canavarını efsaneleştirip kazıyorlar zihinlerine. Mücadeleyi bırakanlar, tek ses tüketiyorlar bir birlerini. Sürecin devamı için korkarken; gerçekten korkulacak bir sürece mahkum ediyorlar kendilerini.
Başını unutuyorlar yolun vakitsiz. Unuttukça korku kaplıyor yüreklerini. Suya bırakılsalar boğulacak gibi, doğasından kopuyor bir parçası insanlığın. Fizyolojileri bire bir uyuyorken bu yolculuğa, şüphe yüzünden evriliyor benlikleri bıraktıkları yerde. Siz ise sunulanlar ile şekillendirdiğiniz rota uzadıkça unutuyorsunuz kendinizi. İnsanlığın o kısmını unutuyorsunuz insanken. Parça parça dökülüyor arkandaki insanlık.
İlerledikçe silikleşiyorsun, ilerledikçe silikleşiyorlar. İnsanlık kopuyor, insanlığın kopuyor senden. Bir parçan gidenlere karışıyor ve onu onlara bırakıp devam ediyorsun almasınlar diye seni. Durdukları yerde, kendilerine misal milyonlarca insan ile, var olma gayesini unutuyor ve ilk adımın hatırasına tutunmaya çalışıyorlar acizce. Öyle bir an geliyor ki seninle kalanlarda, başka yönlere doğru gitmiş oluyor ve bir insanlıktan geriye yalnızca sen kalıyorsun.
Bir insanlığın, farklı yönlere dağılmış birkaçının tek bir noktaya ulaşma gayesi ile var olmasını düşünüyorsun. Daha düşünürken onlardan ayrılıyor ve gerçekten yalnız kalıyorsun. Tek bir sebep, her sonuca yetiyor. Hiçbir sonuç açıklamana yetmiyor. Avuçlarını bütün yönlere çevirip susuyorsun…Çok uzaklardan yankılanıyor sesleri. Birkaç bin kayaya çarparak değiyorlar zarına kulağının. Anlıyorsun ki asıldan kopan herkesle kurulmuş yeni bir insanlık.
Sen ise yabancılaşmışsın. Sebepler sunulmuş binlerce kez. Uğruna bir insanlık ile yola çıkılan nokta, imkansız bir hudut olarak çizilmiş zihinlerde ve hakkında efsaneler anlatılır olmuş. Korkuları da kendileri, sevinçleri de, hüzünleri de kendileri olmuş ve amaç unutulmuş. Ardında bıraktığın herkes birbirinine o kadar karışmış ki, sesleri de kulağına bir gelir olmuş ve gaye sansırında anlamsız bir uğraş vuku bulmuş.Kesiliyor kayalardan taşınan sesleri ve ancak o zaman kendine gelip devam edebiliyorsun.
Adımların vücudunu taşıdıkça ileriye, uzaklar da gayretle bilinmeze sırtlıyor seni. Bir daha asla hiçbir sesin kulaklarına değemeyeceği bir yerde görüyorsun zirveyi. Daha zirveyi görene kadar geçen, o ölüm gibi süreçte kemiriyor sorular içini. Ne kadar yenilirsen yenil, hiçbir zaman kazanamayacağını biliyorsun. Belki dönemeyeceğinin bilincinde, dönsen de insanlığını bulamayacağının bilincindesin ve durmadan yürüyorsun.
Sürece isyan ederek ve adımlarına ve sorulara ve geride kalan insanlığa isyan ederek yürüyorsun. İsyan eden başkaları var mıdır diye düşünüyor, bulabileceğin her bir kırıntı sanki seni avutabilecekmiş gibi yürüyorsun. Durabileceğin bir yer olmadığından yürüyorsun. Dursan, diğerleri gibi yitip gideceğin için yürüyorsun. Mücadeleden rızası ile kopan insanlık, senden de kopuyor; senden koparıyor da duramıyorsun. Her adımın biraz daha eksiltiyor cismini.
Sesler susuyor çarpacak bir ceset bulamadığı için. Neyin varsa mücadeleye zorluyor ve kendini bir nefes kadar uzaktaki gayeye itekliyorsun. Bir nefes kadar kalıyorsun. Nefesi alıyor fakat bırakamıyorsun boşluğa. Zihnin düşüyor gayeye, ruhun üşüyor, kelimeler titriyor ama bitiremiyorsun. Bir insanlığı sığdırmışsın içine ve cismin bitmiş. Sürecin ödülünü ruhuna, kendini ise gayeye amacına katmışsın ve sorular yitmiş. Atılan her bir adım seni hedefe, hedefi ise sana katmış.
Barındırdığın her bir insanlık zerresini parça parça bırakmış ve azalarak devam etmişsin. Bittiğin yerde, bıraktıklarından ne kadarına gerçekten tekrar sahip olmak istediğini düşünen bir sen belirmişsin. Avuçların dokunamasa da noktaya, amaç dokunmuş yüreğine ve iç içe geçmişsin…Ufku seyreden bütün gözler, ufkun tarifi için sarf edilen bütün sözler yükseldiği yerden çakılıyor zemine. Gözlerinin arkasında düşünceler, sözlerinde ise keder beliriyor.
Düzenin tek bir zerresine dahi yetemezken, bütün var oluşunla sunuyorlar seni semaya. Fikirlerinin soğuğunu dayıyorlar şah damarına ve seni değer yargılarına kurban ediyorlar. Kandan besleniyorlar, acıdan! Ruhunu bedeninden koparıyorlar. Daha önce hiç olamadıkları kadar yüce hissediyorlar kendilerini kanın sıçramışken ayaklarına. Bir daha bulamayacak kadar kaybediyorlar kendilerini. Susamayacak kadar hızlı konuşuyorlar.
Göremeyecek kadar açıyorlar gözlerini. Duyamayacak kadar çok şeyi işitiyorlar. Sen ise, insanlığın her bir parçasının ayaklarına sıçramışken sunuluyorsun kessin diye satırlar sesini…