Huzursuzum...
Etrafım alabildiğince park, bahçe… Betona hapsedilmiş olsa da, yeşilin tonları ile biraz olsun nefes alabiliyorum. Nefes alabileyim diye dolaşıyorum sokakları. Dolaşmazsam boş kalacaklar gibi. Bunun için değil miydi beton dökmek hayata? Bunun için değil miydi, yeşilin de bizimle birlikte betona kök salması? Varsın dolaşayım…Nefes alabildiğimi düşündüğüm anda, elimi sol cebimi yoklarken buluyorum. Rahatsız etse de bu saçma düzen, çıkarıyorum buruşmuş paketi cebimden.
Bir iki vuruyorum arkasından paketin. Kırmıyor, düşüyor avucuma bir dal. Yakıyorum sonra sigarayı, fikirlerimi ve zamanı… Çektiğim nefesi, gördüğüm her taş parçasına üflüyorum hayata inat. Ne yürüdüğüm yol, ne aldığım nefes yetemiyor. Olsun, dört duvara sığmak bundan da zor geliyor…Hapsolmuş, kuşatılmış hissederken henüz, gözüm küçük bir parka dokunuyor. Bende oraya yöneliyorum… Herhangi bir kötülükten çok uzak, bir kaç çocuk eğleniyor umursamadan kimseyi.
Anlamsız hareketlerini seyrederken, kaybolmaya başlıyor düşüncelerim, hissediyorum… Küçücük bedenleri nasıl da sahipleniyorlar renkli plastikleri bir görseniz. Düşe kalka eğleniyorlar. Sesleri durduğum yerde kuş cıvıltısından farksız ulaşıyor. Heyecanlanıyorum o cevheri fark ettiğimde. Her birinin sahip olduğu ve sonra kaybedeği o cevher unutturuyor bana geldiğim yolu. Bir iki öksürüyor ve alabildiğim kadar huzur alıyorum sonrası için.
Pisliği tükürüyorum kaldırımlara. Bütün o ilken arınma ritüellerimden sonra görüyorum onu, dizlerimin bağı çözülüyor, nefesim tıkanıyor, kalktığım yere çöküyorum yeniden…İki basit tekerlek, biraz da demirden yapılmış ekmek teknesi. Üzerine de geniş bir çuval geçirilmiş. Onun da üzerinde, gülümseyen bir surat oturuyor. Abisi çekiyor muhtemelen arabayı. Bayağıdır bir dışardalarmış anlaşılan. Ağzına kadar dolmuş çünkü çuval.
Bir şeyler konuşuyorlar, ne olduğunu duyamıyorum. Duyacak mecalim yok, kenetlendiğim bankta yalnızca önümü seyredebiliyorum . Zıplıyor çuvaldan yere, küçücük bedeni ile koşuyor çöp kutusuna. Bir iki oynuyor pedalı ile, yerdeki kartonları toplamaya başlıyor sonra. Abisi de peşinden gidiyor, ne var ne yoksa dolduruyorlar çuvala. İşleri henüz bitmişken gözü takılıyor renkli plastiklere. Gözümü bile kırpamıyorum. Dolaşıyor etrafta, koşuşturuyor çocuk.
Bütün parklar, bütün sokaklar onunmuş gibi umursamıyor hiçbir şeyi. O da tıpkı diğer akranları gibi…Durduğum yerden direk göremiyorum çocuğu. Önce parkı geçmesi gerekiyor bakışlarımın. Sonrasında seçiyorum çocuğun bir görünüp, bir kaybolan bedenini. Diğer banklarda oturan bir kaç aile, rahatsız olmuş gibi tetikte bekliyor. Gözüm çocuğu ararken, küçücük alandaki şu sonsuz tezat boğuyor yüreğimi. Koşarken görünce çocuğu, düşünceleri unutup, çocuğu hatırlıyorum.
Biraz daha koştuktan sonra gözlerini bir aileye çeviriyor. En masum halini takınıp, devam ediyor onlara doğru. Avucunu bir bozuk para büyüklüğünde açıp, uzatıyor elini. Başta durumdan rahatsız olan kadın, şimdi annelik duygusundan olacak, çantasını karıştırmaya başlıyor. Bir bozuk para bulup ait olduğu yere koyuyor. İki tane çıkarsa sığmayacak zaten avucuna. Aldığı gibi, gene koşarak diğer ailenin yanına gidiyor. Bunlar uzaklaştırıyorlar çocuğu kendilerinden.
Sanki onlar oraya yakışıyor da, çocuk yabancıymış gibi, istemeyerek git diyorlar…Elim gidiyor yeniden cebime. Kısa bir an sonra dudaklarıma götürüyor ve yakıyorum yeniden. Dudaklarımın arasında, daha demin çocuğun uğruna geri çevrildiği 50 kuruş duruyor. Ben sigarayı değil, bir parça çocuğun ellerini yakıyorum… Bunun için tanrıyı mı suçlamalıyız? Sebebi bu mu yani? Vicdansızlığımızın sebebi yaratılışımızdaki noksanlıklar mı?
Yeri geldiğinde varoluşun efendisi gibi hisseden bizlerin hep bir bahanesi vardır… Birkaç metrekarelik alanda bu kadar tezatlık onun yüzünden mi sence de? Ne kadar acı ki sebebi bizleriz. O avuca susan, bu duruma susan her bir bireyin suçu bu durum. Kendi hırs ve heveslerimiz ve daha çoğu için o kadar sarhoşuz ki; insanlığın ne demek olduğunu unuttuk. O cocuğun görüp sallanamadığı her salıncakta, kayamadığı her kaydırakta, yiyemediği her dondurmada bizim vebalimiz var.
7 milyar insan parçalamış bir birini vahşice. Biri yemiş, biri bakmış. Biri açken, biri tokmuş bunlar masal değil! Acımasızca bir birlerini yiyor insanlar. Kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden yalnızca zayıf olduğu için yiyoruz insanlığımızı. Zayıflık oymuş gibi… Düzen böyle diye mi geldik bu hale? Yoksa biz bu halde olduğumuz için mi etrafta milyonlarca parçalanmış beden, tutunmaya çalışan ruh var? Daha çocukken yumruklandı hamurumuz.
Şimdilerde eğri cisimlerle doldu taştı betonlar. Ayağa kalkıp sarılamadığımız için bizde suç. Her taze hamura avuç açtırdığımız için bizde. Avuçlarını sonsuza kadar bir daha açmaması için kucağımıza almadığımız için… Bir gün, bazı şeyleri gerçekten umursamaya ve masumiyeti gün be gün yitip gitmeye başladığında sebebi biz olacağız. Sorumlusu korkak ve aciz ve acımasız “BİZ” olacağız…Kendimi de, hayatı da, insanları da yırtıp atasım geliyor o çöp kutusuna.
Toplasınlar diye bizi. Kirli olanın küçük elleri değil, bizler olduğumuzu anlasınlar diye. Var olan insanlık o çuvala girmeden bulamayacak huzuru…Biliyordum gördüğünü beni. Korktum bana bakan gözlerini görünce. İçim titredi. Kovulduğu yerden bana yöneldi. Umursamadı onları da. Yavaş yavaş yaklaşırken yanıma, kendimi o boktan duvarlar arasında düşledim. Duvarları istedim gelmesin diye. Yanıma kadar geldi ve gözlerimin içine baktı açıkken avuçları…