İnsan
Notaların her sazda aynı zuhur etmemesi gibiydi. Çevrenin de bir önemi yoktu. Toprağa atılan her tohumda aynı filizlenmiyordu çünkü. Bulmaya çalışırken kaybetmiyorduk, aynı zamanda kayboluyorduk. Bir kaç türe ayrılıyordu insanoğlu. Kimi nereye koyacağını bilemiyordun. Efkar üstüne sigara iyi gider. Sen bütün sıfatları insana yakıştırmakla kalmadın, aynı zaman da yapıştırdın. Kimi oturdu üzerine, kimi olmadı, kimini seneye de giyerdi...
Ne yöne doğru olduğunu bilmediğim bir rota üzerinde yalpalayıp duran milyarlarca beden. Başarabildikleri ile kendini ilahlaştıran aciz zerrecikler...
Önceden yıldızları seyrederdi insanlar. Odun ateşinde pişirirlerdi ekmeği. Yaşamak için yenirdi pişen. Aynı tabaktan yenirdi falan. Hayır! Geçmişte hüznün de mutluluğunda daha saf olduğunu düşünmüyorum. İnsanlık sonradan kirletilmedi. Kabille de ekilmedi cehalet tohumu. Bir elma yüzünden de olmadı salt huzurun yitirilişi. Binlerce yıldır maddelerin arkasına saklanıp manayı kaçırıyorduk yalnızca. Sonsuzluğun mimarını aklımızın alabildiğince uzaklaştırdık kendimizden.
Kendi ruhuyla var olduğumuzu unuttuk. İyi ölmeyi öğrendik. Olabildiğince çok yaşamayı da. Bir çok şeyi öğrendik bütün delilleri topladık. Varoluşumuza dair bir çok teori ürettik. Biz insandık. Bazıları kendini yaratılmış olamayacak kadar kusursuz ve güzel buldu. Diğerleri başka şeyler düşündü. Kendimizi gözün gördüğüne çok kaptırmıştık. Kimileri o kadar aptaldı ki çamurdan putları ilah edindiler. Bazıları da hayır biz doğada yetiştik ve milyarlarca yıl bunun için yeterliydi diye kapattı defteri.
Aslında insanlık sahiplenilmeye muhtaçtı. Ne ad ile olursa olsun, bir şekilde içimizde tam olmayan şeyler vardı. Binlerce yıl buna isim koymak için uğraşıldı durdu. İnsanlık olarak aptaldık ...
Bütün olguları Dünya bedeninde, zamana ve mekana hapsettik. Alıştığımız gariplikler unutuldu. Ulaşılanın ardından yeni bir ufuk gördüğümüzü zannediyorduk. Oysa ayaklarımız yalnızca bir yere doğru ilerliyordu ve gözlerimiz, ulaştığımız yeri seçiyordu o kadar. Ruh geride ateşin icadını bekliyordu, yalnız.
Yaratıcı insanlığı çok iyi yaşaması için sürmemişti(!) dünya cehennemine hayır. O bizi irade kavramıyla süslemişti. Bedene aklı koydu. Yaşatan ruhtu oysa. Bütün elçilerinin yaşantımızın bir köşesinde mutlaka var olması gerekiyordu. Geçmişin bütün olguları, ne kadar çağ atlanırsa atlanılsın, teknoloji ne boyutta gelişirse gelişsin, bizde yaşam bulmalıydı. Bunların hepsine tek tek isim taktık. Yalnızlık dedik. Huzur, mutluluk, acı, ihanet, aşk. Sonra isimlere takılıp durduk. Olmadı keder dedik, üstüne bir de sigara içtik. Geçmişin olgularını kaydettik ve bu günü onlarla kıyasladık. Sürekli bir uğraş halinde idik. Sürekli bir uğraş. Sürekli. Ne için olduğu bilinmeyen maddeler arkasına gizlenmiş ilerleyen bedenler...
Bütün bedenler bir yerlerde olgulara hapsolmuş yaşıyoruz. Evet akıl insana bahşedilmiş bir nimet, fakat ruh en büyük lütuftur. Hayatı neresinden tutarsan tut, bir ucu sonsuzluğa değiyor. Sonsuzluk içerisinde ki, küçücük bir toprak parçasının köşesinde ,birkaç on yıl yaşayabilecek kadar aciziz. Daim olabilecek kadar da güçlü... Akıl ve mantıkla çözemedik. Bütün süreci yeri geldi kendimiz doladık boynumuza. Bazen evrende zerre. Bazı zamanlar evreni içimizde yaşattık. Çoğu zaman arasında bir yerde çırpınarak gömüldük karanlığa. Yalnızca insandık. İnsan... Bütün sıfatlar yakışırdı...