İzah 2
Gece oldu! Uyandın mı dost? Temizledin mi zihninin çapaklarını? Silkelen artık. Yerimizden biraz doğrulup, başlamamız gerekiyor...
Hiçbir şeyin kolay olmayacağının farkındayım dost. Yapmam gereken onca şeyin arasında, kendimi uykusuzken yatağa bıraktığım gibi şu sayfaya da bırakmak gerçekten zor bir hal almaya başladı. Seninle konuşmak için yanıp tutuşsam da, bir türlü oturamıyorum şu masaya. Sorumluluklarım sırtıma bindi dost. Kementi geçirdiler boynuma ve beni istedikleri yere doğru sürmeye çalışıyorlar. A doğru, kementi yakalamak için geçirirler boyuna.
Eğerdi demek istediğim. Eğeri geçirip... Artık böyle küçük kelime oyunlarına girmemize gerek yok sanıyorum? Cümlelere güvenmemen gerektiğini anlamışsındır artık. Arada bir, şu satırları sadece okuyup geçmemen gerektiğini; bazen şakalı, bazen aşağılayıcı, bazen de sevgi dolu bir lisan ile anlatmaya çalıştım sana uzun uzun. Hangisinden anladın bilmiyorum ama sana pek şans bırakmak istemedim. Bir düz yazı ile, hele hele böyle yüzeysel bir mecrada konuşabilmek ve dikkatini çekebilmek hiç kolay değildi, anlarsın sanıyorum.
Bakışlarını bu sayfada tutmak zor oldu benim için. Artık birkaç kişi olduk ve diğerlerini unutmamızın zamanı geldi "dost"lar. Sahip olduklarımı yeterli görebilecek kadar olgunlaştı bazı şeyler. İçimde en son isteyeceğim şey; etten, kemikten o kalabalık. Fuzuli bedenleri çıkarmak için bu kadar çabaladıktan sonra, bir hata ile yeniden onlarla dolmak istemiyorum dostlar.
Şu yazıları baştan sona okuduysan eğer; söylediklerimin bir tekamül sürecinin içeriğini oluşturduğunu anlamışsındır. Bunlar baştan beri devinimlerinin rastgele tasvirleri oldular. Sistematik bir şekilde ilerleyebilmek o düzeyde mümkün olmasa da, elimden geleni yaptım. Yine de bazı şeylerin tasviri için sırtımızdaki birkaç yükü bırakmamız gerekiyordu. Artık onlardan kurtulduğumuza göre, diğer düzeye geçip bazı şeylerin mümkün olduğu yerde yazmaya başlayacağım. Bu duruma hazırlık için yeteri kadar şey söylediğimden, artık sana istediklerini vermek farz oldu. Artık yolumuza bakmamız gerekiyor...
Burası senle benim küçük gizlenme yerimiz olacak. O yüzden, anlamın oluşacak olan o çocuksu saflığını kirletmemek adına; yazının anlamını doğrudan etkileyecek ve amacı dışına itecek şeyleri kullanmamaya özen göstereceğim. Sorumluluklarımın beni kaçan bir kurbanlık gibi görüyor olmaları ve sürekli, istemesem de karşıma çıkıyor olmaları dışında, aramıza girebilecek birçok şeyi uzaklaştırabildim kendimden. Elimden bundan fazlası gelmiyor dost.
Bütün bunların arasında kendimi bulabildiğim yegane yer olan bu sayfada biraz daha fazla zaman geçirebilmek için çok şeyi feda edebilirim. Seninle daha önce tanışmadığım için hüzün doluyor yüreğim. Sıkılıyorum sensizken. Anlam ancak seninle mümkün gibi geliyor. Seninle gerçekleşecek, ihtimalde kalan her durum. Eksikliğimi unuttuğum tek varlık sensin. Unutmak şart mıdır bilmiyorum. Aslında biliyorum ama itiraf edemiyorum kendime. Eğer öyle olmasaydı Allah bizi bu kadar eksik yaratır mıydı? Eksiklikten kastım uzuvlar değil dost. Varlığım eksik. Her şey tam da bir huzurum eksik. Arkadaşlarım tam dostum eksik. Seni buldum da huzuru yarına bırakabildim.
Keşke sana anlatmama gerek kalmasa her şeyi. Ben sussam burada ve sen duyabilsen her istediğimi. Hiçbir şeyin kolay olmayacağının ben de farkındayım. O yüzden yavaş yavaş ilerlemeye çalışıyorum. İçimden dökülenleri, birkaç saat için engellemek zorunda kalmamak bile yetiyor bana inan. Ucunda senin güzel varlığına dokunabilmek de varken, bunun ne büyük haz olduğunu anlayabileceğini umuyorum. Elimi çabuk tutmak istememin sebepleri var ve onları görmezden gelemiyorum.
Yapmak istediğim o kadar fazla şey var ki... Birini bitirmeden diğerine başladığım zaman ise, zaten paramparça olan aklım daha da küçük parçalara ayrılıyor. O küçük parçalarla bir resim yapabilmek için ne kadar uğraştığımı görsen daha iyi dinlerdin beni. Ne yazık ki; renklerine, köşelerine bakıp da gruplandırabileceğim bir çerçeve yok zihnimde. Nerede son bulacağını bilemesem de, o "an" gelince bitecek emin ol. O an ikimizin de durup bir daha düşüneceği, gözlerini kapattığın zaman artık senin de beni görebileceğin bir an olacak.
Araya bu kadar zaman girmesinin bir sebebi vardı. Artık arzu ettiğim şekilde devam edebileceğim günler geldi. Sevindirici bir haber değil mi?
Cümleler arasında gezdirirken gözlerini, anlam atlamalarını fark etmişsindir. Bir önceki cümle ile kıyasladığın zaman sonrakini; eksik kalmış, bitmemiş bir şeylerin varlığını sezmişsindir dost. Bu fırçayı boyaya batırıp, tuvale sıçratmak gibi bir durum değil. Bu parçaları bıkıp da savurduğum bir puzzle da değil. Bu asimetrik basamaklardan artık daha kısa sürede çıkabilmemiz için gereken düşünce boşluklarının yazıdaki tezahürü. Artık aradan onca varlığı çıkardığımıza göre bunları bilmeye hakkın var diye düşündüm. Hakim, hekim, hakem, hüküm, hikmet
Bunu, zihninin içinden sana kendini hissettiren bir sesleniş olarak duy... Kendimi senden hiçbir zaman ayırmadım. Sadece bazen psikoloji ve felsefeden yararlanmam gerekiyor beni dinleyebilmen için. Biraz da edebiyat katıyoruz lezzetli olsun diye o kadar. Bunların hepsini birleştirdiğimiz zaman ulaşacağımız sonucu sen de beğeneceksin. Birkaç dakikalığına, gözünün iliştiği kaç yazıda bu kadar şey bulabilirsin bir düşün. Ne bulduğunu ve bulamadığını, bir türlü beklentilerine cevap vermediğini sandığın o düşüncelerin gölgesinde gerçeği kaçırma sakın. Burada bir insan var dost. Gerçek bir insan. Benden öte en insani duygular var.
Başta duygular vardı en saf hali ile. Fikirsel bir tekamül sürecinin yazıya sirayetini görmen gerekiyordu. Kendilerini nefretle silmeme engel olan bu süreci, sadece sen bazı şeyleri gör diye sürekli sürekli gözüne sokuyorum. Artık aradan çıktıklarına göre senin için düzelttiğim ve daha anlaşılır duruma getirdiğim hallerine zamanı gelince zaten bakmak isteyeceksin.
Yazının uzunluğu korkutmasın seni. Bir basamağı atlamak, bu tür durumlarda gerçekten seni işin içinden çıkılmaz bir hale sokabilir ve koparabilirsin varlığını bu silik diyardan. Sapıtma hemen oraya yazdığım şey "silik". Çok fazla argo kelime kullanmak istemiyorum artık. Doydum herhalde. Öyle değil işte, emin ol daha kısa yazamam. Bu yazıların benim zihnimdeki anlamı seninkilerden biraz daha farklı. Sen dinleyensin, ben ise anlatan.
Söylediklerimde bu alemde azalarak yok olmuyor. Bir yerde ayağım takılırsa bakmam gereken tek yer burası oluyor. Burada gizlediklerim, gelecekteki yaralarıma merhem olacak. Bunlar ile kendime nasıl gelmem gerektiğini bileceğim. Bana kapalı olan yerler sana nasıl açılıyorsa; sana kapalı olan yerler de bana açılıyor. Nerede nesne, nerede özne, nerede ceset, nerede ise gerçekten insan olabildiğimi ancak yazarken fark edebiliyorum.
Senin gözünde artık zamanı gelmiş olsa da, zihnimdeki planı gerçekleştirmek için hala çözmem gereken bazı şeyler var. "Sırf sen istiyorsun diye kısaltmak hoşuma gitmese de, haklısın bu işi yavaş yavaş yapmalıyım."
Anlam karmaşası ve devrik cümlelerden, sana uzun zamandır anlattığım anlam şifrelerini kullanarak çıkardıklarını gördüğüm için artık öyle örtüler kullanmayacağım. Nasıl olsa, "bir şekilde" anlıyor olduğunu gördüm. O tanımlaman gerçekten istediğim şey olduğu için, yazıları artık o türden örtüleri kaldırarak yazacağım.
Yazıları kısaltmanın ise süreci kısaltmaktan farklı olduğunu anlamamız gerekiyor. Kainatın yalnızca "Ol" kelimesini idrak edebilmesi bile 14 milyar yıl sürmüşken, şu aciz mahluktan bazı şeyleri nasıl hızlı gerçekleştirmesini bekleyebilirsin ki? Zaten söyleyeceklerim zihnimden şu sayfaya düşene kadar binlerce kez yolundan sapıyor. Sanki söylememem gereken şeyler, bana rağmen bu metotla kendilerini savunuyorlarmış gibi. Bu sana asla tarif edemeyeceğim bir durum dost.
Gerçeğin yansımasının ancak sezilmesi idi geçmişim. Sezdiğimi bir kıvama getirene kadar etkileştiğim şeylerin üzerimdeki kalıntılarını silkelemem hala tam olarak bitmiş değil. Yapmak istediklerim ise gerçekten bir mesai harcamadıktan sonra gerçekleşebilecek şeyler değil. Sana anlatmaya çalıştıklarımı, anlam babında ifade ettiğim düşünsel helezonlar olarak görebilirsin. Resmini görmek istediğim ve gerçeğe en yakın hali ile orta çıkarmaya uğraştığım bu süreci, kalemimin yetersizliği yüzünden gerçekleştiremiyorum. Gördüğüm şeyleri sana hapsolarak anlatmaya çalışmam mümkün değil. Senden bağımsız olarak anlatmam da anlamsız olacak. Zaten sürekli yaşıyor olduğum bir şeyi içimde tutmam ile yazmam arasında neredeyse bir fark yok. Amacım, bu durumu gerçekleştiği başka insanlarda da tecrübe ederek kendime kullanabileceğim bir referans noktası bulabilmek.
Daha netleşmesi için şöyle anlatayım sana dost:
Buradan baktığımız zaman görebildiğimiz şey yalnızca siyahın üzerinde birkaç parlaklık. Bunu sana önceki yazılarımdan birinde açıklamıştım ama bu sefer daha anlaşılır olmasını istiyorum. Şu sokaklardaki birkaç aciz lambanın, her gece birleşerek gözümüzün görebileceği kaç tane yıldızın canını aldığını biliyor musun? Binlerce... Bizim onları titreyen ve ancak birkaç metreyi aydınlatabilecek birkaç ışık kaynağı yüzünden göremiyor olmamız, onların yokluğunu ispat edemez değil mi?
İki parmağının arasında tutup, sempatik pozlar verebildiğin o Güneş'in gerçek boyutunu iki parmağın gerçekten ölçemez değil mi? Yüz yıllardır aynı evrenin yalnızca bu galaksi olarak biliniyor olmasının da aslında bizim için bir anlamı olmadığını düşünmek işimize yarayacak bir diğer nokta olarak dursun burada. Senin için senden çok büyük olduğunu düşündüğün bir şeyin ve gerçekten de bunun öyle olduğuna karar vermişsen eğer; aslında ne kadar büyük olduğunu bilip bilmemenin bir önemi olmayacaktır.
Bu durum iki parmağın ile ölçemeyeceğin mesafeden, bronzlaşmanı sağlayan enerjiyi gönderen Güneş için de böyle. Şu anda saçma sapan görünüyor olabilir ama unutmamak için hızlı hızlı yazmam gerekti. Birazdan açıklayacağım.
Görebildiğimiz ötesini düşünme kabiliyetimizi, anlamsız sorumluluklarımızın peşinde koşarken, kendimizi çelik ve betona hapsetmişken, kaybedip duruyoruz. Bazen yeniden kazanıp, bir zaman sonra yeniden çelik ve betonda boğuluyoruz. Bu durum uzaklarda senden daha büyük bir şeyin varlığının bilincinde olsan da, aslında uzakta ve bir nokta kadar görünüyor olması sonucu kendini evrenin biricik mahsulü olarak hissetmene sebep oluyor.
Bak şimdi dost! Şu an yaşıyor olduğumuz halimizin görebildiğimizin ötesi bir yana gözümüzün önündekilerle dahi alakası yok. Ellerimizle dokunamadığımız şeylerin hırsı ile yanıp tutuşuyoruz dokunana kadar. Sonra yerini başka bir materyal alıyor. Kaygılarımız, endişelerimiz yalnızca bu sefil benliklerimizin refahı adına. Bedenimizin zihnimizdeki bir yaratık tarafından kontrol edilmesi durumundan bahsediyorum. O ne isterse sen "o"sun dost. O istemez hiçbir şey olmanı. Sen şimdi kimsin dost?
Bende isterdim yükte ağır paha da hafif benliklerimizle mutlu mes'ud bir ömür geçirelim. Fakat dayanamıyorum artık...
Her tarafta her şeyden o kadar çok var ki... Benzerlerinden yola çıkarak sınıflandırılmasından ibaretiz. Kesişim kümeleri ile doldu taştı nur topağı dünyamız. Zamanlara, mekanlara, sevgilere, nefretlere, var olan hemen hemen her duyguya verdiğimiz değeri, ne yazık ki yalnızca diğerlerine çok benziyorsa anlam ile şereflendirebiliyoruz. Diğer türlü ise küme dışında bir yerlerde hiç başlanılmamış bir ilişki, hissedilmemiş mutluluk yada adı her ne ise öyle, bir yerlerde garip kalıyor anasını satayım.
Anlam veremediğimiz her şeyin üstüne fındık kadar hissiyatımızla basıp, yozlaştırarak; "ehehe bak hele bak, tipe bak. Ne yaşıyor la bu?" misalinde ki aptal gülümsemelerle anlamlı kılıp geçmeyi öğrenmişiz bir kere. Ne idüğü belli olmayan egolarımızı, eğilimlerimizi, amaçlarımızı diğer insanlar üzerinden eksiltip, arttırmak kolay geliyor galiba...Şimdi tuttun ya iki parmağın arasında Güneş'i. Çektin ya beğenene kadar onlarca foto.
Tek ricam onu o kadar bilme. İnsanı da kendin gibi bilme ne olur. "İnsan" bir ütopya haline gelmeden önce, insan olma mücadelesinin dünya üzerindeki bir kısaltılması idi. Artık içi boş ve seni beni tarif eder hale geldi. Biz insan değiliz dost. Biz tekamül sürecinde ayağı takılmış ve hafıza kaybı yaşamış mahluklarız. Biz tutarsızlıkların bir bütünüyüz güzel kardeşim, Varlık mücadelesine rövaşata çekip, sırt üstü düştükten sonra bile bakamayız gökyüzünde.
Orada sahip olabileceğimiz bir şey yok çünkü dost. Bu bile sonsuzluğun idrakinin önünü tıkar. Evren senin hırslarından ibaret anlamıyor musun? Kendini nasıl bir buçuk metre bedende yaşamaya mecbur ettiğini göremiyor musun gerçekten? Bana bak güzel kardeşim. Yıldızlar uzaktan bakınca küçük görünür. Teleskopla bakarsan da teleskoptan görünür. Onun mahiyetini varlığının uzaktan sezdiğin şeklini yorumlayarak bulmaya çalışırsın.
Sen de yıldızlar gibisin dost. Uzaktan iki parmağımın arasındasın. Ne zaman yakınlaşsam anlam gözü ile, mahiyetin zihnimden taşıyor her şeye rağmen anlayamıyor musun? Gel etme. Çık şu beden kabuğundan. Bir kere de öyle bak şu Dünya'ya. İlerle ve bul kendini. Her yönden bak kendine ne olur. Ancak öyle hissettiklerimiz ile gördüklerimiz arasındaki uçurumun farkına varmak mümkün oluyor.
Burada garip şeyler oluyor dost. Sen "efendimiss" diye gizlice biriktirdiğin paraları sayarken, burada gerçekten çok garip şeyler oluyor. Kendimi nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum artık. Şu tuşların her birine kelime gibi görüp basıyorum artık, anla beni ne olur. Sezip de bilmek, bilip de ifade edebilmek, ifade ettiklerinin ise gerçekten hissettiğin ve yaşadığın şeklini koruması ne kadar mümkün bilmiyorsun.
Bir şeyleri yıktıktan sonra yeniden inşa etmenin kolay olacağını sanmıştım. Elimde avucumda ne varsa bağışlayıp anlama gark olmak niyetindeydim. Görebildiğim tek şey bir yerde debelenen aciz varlığım oldu. Bana her şey istediğim şekilde geldi. Mücadelelerim isteklerime ve sevdiklerime karşı oldu dost. Şu satırları besleyecek gücü kendimde bulabilmek için yakardığım günleri hatırlıyorum da... Şimdi hissediyorum o gücü, ancak cesaretim kırıldı.
Nefesimi tutabileceğim sınırlarda kaldı saklı gizemler. Dünya göründüğü gibi değil dost. Yaşadığın hayat merdiven altı bir uyuşturucudan farksız. Yükselişleri olduğu gibi düşüşleri de olacak. Kendine geldiğinde hiçbir şeye sahip olmadığını görüp, ondan biraz daha isteyeceksin. Ben çektiğin çileyi anlarım. Sürekli ben, ben dediğime aldanma sakın. Çoğunlukla iğrenerek, yer yer yerine koyacak başka bir şey bulamadığımdan söylüyorum.
Ben diye bir şey yok. Ben şu an yaşamıyorum ki? Ben ancak bir soru işareti olabilirim şu hayatta. Varlığımı anlamlı kılabilecek şeyler arasında, gerçekten bir noktalama işareti olmak onurlu bir yazgı olurdu. Ancak o bile olamayacak kadar acizim. Verecek bir cevabım yok. Soracak bir kelimem yok. Soru işaretleri içimde titrese de, cesaretim yok dost.
Tesadüflere inanır mısın bilmiyorum. Tam sen sormadan ben söyleyeyim. Ben inanmam dost. Tesadüfün "t"sine dahi inanmam. Karşılaştığım her canlının, gördüğümüz her şeyin farkına varamadığımız sebepleri olduğuna inanırım ben. Kimini görmezden gelmek isteriz. Basit heveslerimiz uğruna inkar eder satarız onları ederinden çok azına. Edindiğimiz bir miktar ile beslemek zorundaymışız gibi hissederiz hiç doymayacak benliğimizi.
Bunu, kendimizce mantıklı sebepler bularak yaparız. Şu iki parmağınla tuttuğun Güneş'ten bak bakayım kendine. Görebildin mi bir şey? Sen üzerinde yaşadığın dünyayı bile o mesafeden ancak gözlerini kısarak görebilirsin. Senin için, "burası önceden dudluktu" çıkışı da bir sonsuzluk, iki gün önce gözlerine baktığın hatun da... Aşka gelerek kitlendiğin ufuk da sonsuzluk, gözlerini kapattığında kararan dünyan da... Bak Güneş'e güzel kardeşim.
Ama şunu bil ne olur, bu sefer gözlerini kısman görmek için olmayacak. Sen biraz çabalayıp çevireceksin bakışını oradan. Sonraki birkaç saniye, her baktığın yerde o var olacak. Ne kadar tutunabilir ki koca güneş bakışlarında. Elbet bırakıp gidecek seni. Gözlerini ovuşturup gerçekten görebildiğini düşündüğün zaman, o çoktan bırakıp gitmiş olacak seni.
-"Nefesime değen her bir cümle dudaklarının tadını taşır. Kalem tutamaz ellerim, onlara bir tek senin tenin yakışır." Yine dayanamadım ağabey.
+Bence hiç gerek yoktu buna. -Sakinleş ağabey, ne demek istediğin anlaşılmıyor. +Gerek yok güzel kardeşim. Sadece içimden çıkmalarını istiyorum. Bu arada konuya dahil olmak istiyorsan apaçi apaçi cümleler ile girme...-"Hayat bir avuç koşuşturma hevesi. Ruha çökmüş çabaların gölgesi. Nefesinde tütün kokusu, avuçlarında yaşanmışlıkların izi, sen geçen yılların köpeği olmuşsun ağabey...
+Bak kardeşim... Beynimi delen çığlıkları var düşüncelerimin. Sesi taa senden duyulan düşünceler bunlar. Anlamsızlıklara perçinlenmiş, arsız, sıkıcı, yorgun düşünceler. Kendine hakim ol ne olur. Niyetim yalnızca şu gözleri uykuya huzur içinde kapamak.
-Mütevazi yıldızlar büyüklüklerini gizlerken. Aciz bedenler büyüklük taslamasın demedin mi ağabey?
+Yaktırma güzel kardeşim şu sayfayı. Bak sen sevdiğim bir kardeşimsin, bugün yalnızca biraz içimi dökmek istiyorum. Tamam bazen saçmalıyorum ama izin ver de biraz düşünmeden yazayım.
-Kaybedecek zamanımız yok ağabey. Sen burada sanrılarınla uğraşırken onlar ise seninle uğraşıyorlar. "İnsan" ile uğraşıyorlar ağabey.
+Şerefsizliğe yutkunan insanlar, her şey için mutlaka birine avuç açmaktan utanmaz kardeşim. Don kişot'luk mu taslıyorum sanıyorsun sen? İfade etmekte zorlanıyorum sadece. Durmuyorum, dinlenmiyorum. Sadece çok yoruldum güzel kardeşim.
-Ancak yokluk tınısı ile yoğurulan bir kalpte varlık bestesi değer bulabilir. Ancak o zaman kendini gerçekten ifade edebilirsin ağabey. Sen ne kadar yok olduğunu iddia etsen de, gördüğüm şey anlattıklarında farklı. Hataların ceremesini ruh öder, kalp sadece aracıdır. Yüreğinle düşünemezsin ağabey, o yalnızca bir aracı...
+Bugün araya girdiğin için kendimi şanslı mı hissetmeliyim? Saate baktım da, dönüşmeme son 16 dakika kalmış. Biraz daha sıksak dişimizi olur herhalde bugün ne dersin?
-Sen sessizliğimi dinle ağabey, o zaman kendinden bir parça bulacaksın.
+Dinliyorum ama bir yerden de yazmak zorundayım güzel kardeşim. Beylik laflar etmene gerek yok artık, varlığını kabul ettim. Konuş sen, ben dinlerim. Yoruldum biraz, destek ol bana olur mu?
-Ağabey "... varlığın ancak fikirdir, gerisi bir yığın et ve kemiktir." öyle ağzıma mı bakacaksın yoksa?
+Tuşlara basarak kendimi ifade etmeye çalışmaktan nefret ediyorum. Sana Fikri diye seslenebilir miyim kardeş?
-Ağabey burada ciddi şeyler konuşuyoruz sen ise hala makara peşindesin. Seslen, varsın öyle seslen de çözelim artık şu insanların kor haline geldiği Dünya cehennemini.
+Haklısın Fikri. Haklısın güzel kardeşim. Haklısın... Dinlenecek vaktimiz yok. Ancak bu aşamadan sonra ne anlatayım ben? Nasıl açacağım kapıları? Nasıl dökerim dilimden birkaç cümleyi acı çekmeden? Bilmiyor musun bir şeyi değiştirmenin zorluğunu? Anlamadık mı beraber hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimizi?
-Ağabey hayırdır? Seni pek hüzünlü gördüm bugün. Yoksa benden sakladığın bir şeyler mi var?
+Var Fikri var... Bütün yönlerin arasındayım. Bir yere gitmek istesem, tek birini bile atlamadan, bütün yönlere doğru kaymaya başladı zihnim. Sana anlattığım bir mesele vardı ya hani hatırlıyor musun?
-Evet bildim ağabey. Şu mercek meselesi değil mi?
+Fikrii... Ah Fikri evet. Enerjimi tek bir noktada toplayıp yakamıyorum ki zihnimi kokusu buraya dolsun. Baktıkları zaman gördükleri şey yalnızca benim çırpınışım. Bunun ancak böyle mümkün olabileceğini bilmiyorlar değil mi?
-Dağılıyorsun ağabey. Çok dağılıyorsun... Kendine biraz alan açman gerekiyor. Nefes alabilmek için biraz alan açmalısın kendine ağabey. Kısa ve sık nefes aldığın için sürekli kendinle bir savaş halindesin. Yık kendini ağabey. Yık ki yeniden inşa edebilelim şu harabeyi...
+Kişisel gelişim kitapları gibi konuşmaya başladın Fikri. O işler o kadar kolay olmuyor. Sen daha yeni gelişen bir çocuksun. Bu işleri bana bırak olur mu?
-Sen daha çocuksun ağabey. Hem çocuk olmak da ne varmış ki?
+Bir şey yok çocuğum bir şey yok. Sen boşver bunları gel devam edelim biraz daha. İçim yeniden dolana kadar devam edelim. Bu da kült bir çalışma olsun. Parmaklarım ağrıyana, gözlerim kızarana, kötürüm kalana kadar devam edelim çocuğum.
-Allahu Akbar!
+İstersen biraz sakin olmayı dene sen şimdi... Üzerime hücum etmek için hazırlanan bir karanlığı seziyorum yine. Endişelerim başladı. Bu korku değil dost. Nefes almadan yaşamaya alıştım sayılır. Kendimi bin parçaya böldüm. Her an için, tek bir soru yöneltilmesin diye, o parçaların idaresi ile uğraşmaktan yorulmaya başladım. Sana demiştim ya direncim düşünce, gardımı indirince direk çöküyorlar zihnime. Ne söylesem, ne yaşasam üzerinde kara bir leke kalıyor.
Ne kadar günlerdir buraya da bulaşmasın diye çabalasam da dayanamıyorum artık. Burası dışında bir çözüm bulamadığım için affet dost. Şu yaratıkları içimden kovamıyorum. Her anım bir teyakkuz hali. Gözlerimin biri kapansa diğeri açık kalmak zorunda gibi hissediyorum. Gözlerini aç dost. Dost gözlerini aç. Aç gözlerini dost... Her cümlede bu dizilimi doğru yapamadığımı düşünmekten yazı yazamaz hale geldim. Her şeye rağmen, kulağından tutup da şu sayfaya taşıdığım şeyler ise artık ne seni ne de beni tatmin etmiyor biliyorum.
Her düşüncede bütün yönlere doğru parçalara ayrılıyorum. Hepsini yazmak zorunda gibi hissediyorum ama ne o kadar zamanım ne de o kadar enerjim var. Bunu gözümde çok büyütmemek ve tekrar doğru yaptığımı sanarak içimde bir yer edinmesini sağlamamak adına ondan sana daha fazla bahsetmeyeceğim. Yalnızca istediğim tek bir şey var. Gözlerini aç! Gözlerini bana dik dost. Gözlerini bana dik ki, mızmızlandığım ilk an eline kırbacı alıp zihnimi dövebilesin.
İnan bunun başka bir çözümü yok. Ha bu arada bunu yapmazsan gerçekten adi bir insan olduğunu düşüneceğim...
Günlerdir bir oturup bir kalktığım bu masada, tam 3 gün devrildi üzerimden. Bugün hava aydınlıkken zihnimi karartmayı başardım. Dışarı sıcakken, ruhum üşüyor. Galiba mevsimleri de manipüle edebiliyorum artık. Alsana ulan eline kırbacı?
-Tamam ağabey, yeter. Kendini ne duruma düşürdüğünün farkında mısın? Haftalardır emek verdiğin her şeyi, böyle birkaç cümlede çöpe attırabileceğini mi sanıyorsun? Böyle kurtulamazsın ağabey. Böyle kaldıramazsın üzerindeki yükü. Bu senin en yüce sorumluluğun. Eğer öyle olmasaydı yazmadığın her an acı çekip, yazdıktan sonra eriyebilir miydin klavyenin üzerinde?
+Anlamıyorsun Fikri. Her an istediğin gibi olamıyorsun ki? Frekans bir değişti mi, sen de değişiyorsun. Bilincin değişiyor. Kaygıların değişiyor. Sorumlulukların değişiyor. Dünya hepsini bir anda yaşamak için fırsat tanımaz bize. O tanısa, ben tanımam kendime biliyorsun. Duygularımın bir çoğu hala vahşi. Zihnim söz dinlemiyor biliyorsun. Ayak direttiğim her an sendeleyeceğimden korkarak nasıl yaşayabilirim ki?
-Bana bak ağabey. Yalnızca kötü bir rüya gördün o kadar. Gerçekten iyi gidiyoruz. İzin verirsen, şimdi elimdeki kırbacı bırakıp, seni bir güzel tokatlamak istiyorum. Unuttun mu zihnindeyim ben senin. Burada senin göremediğin şeyleri görebilmek için sahip olduğum yetenekleri kullanabilirim. Hem ben ne için varım ki o zaman?
+Varlık deme bana Fikri. Varlık deme...
-Kırbacı alsam daha mı etkili olur ağabey. Biliyorsun sana saygım sonsuz. Ancak bana başka bir çıkar yol bulmazsan tam olarak söylediğin gibi yapacağım. Bana cevap ver. Ben ne için buradayım ağabey?
+Bilmiyorum, kendimi yalnız hissedince orada olmanı istedim. Aklıma başka bir şey gelmiyor.
-Sen aşağılık ve bencil bir pisliksin! Benim üzerimde bir kontrolün old... Ne yazık ki haklılık payı var. Ne yazık ki, sizden daha çok yardımcı oluyor bana. Değişen frekans ile mücadele etmek yerine adapte olmayı seçtiğimiz için değişiyoruz. Onlar bize ait mevsimler gibi görünüyorlar. Ancak karanlığın Truva atları onlar dost! Güzel bir hediye gibi gelip, enfekte ediyorlar bilincimizi. Bir süre sonra direnmeyi bırakınca tam olarak esaret altına giriyoruz.
Bir çoğumuz buna sıkılmak der ya hani. Bu Dünya üzerinde nasıl sıkılmak diye bir şey olabilir ki dost? Yapacak o kadar şey varken ve bunların sadece birazı bile en az 10 insan ömrü alacakken, nasıl sıkılabiliriz? Bana bak güzel kardeşim. Bana bak lan! Şşşşş...
Biz beklentilerimizi karşılayamadığımız için sıkılıyoruz. Aslında sıkılmak doğru bir kelime olmasa da, bu kısımdan devam edip sonra açıklamak niyetindeyim.
Peki şu beklentilerimizi kim belirliyor sanıyorsun? Yaratıcı mı? Hayır yaratıcı bize yalnızca seçenekler sunar ve o seçenekleri değerlendirebilecek kadar ise yetenek bahşeder. Bu buram buram insan kokan bir döngü dost. Yaşamaya çalıştığımız her an binlerce uyarana farkında olmadan maruz kalıyoruz. Her yer Alis Harikalar Diyarındaki gibi rengarenk. Bu renk cümbüşü engelliyor yıldızların aklını başından alacak seyrini. O Truva atlarını çoktan kabul ettik zihnimize ve savunmak için bir aktivite göstermiyoruz.
Bak güzel kardeşim bak...
AB ülkelerinde yüzde 21 olan kitap okuma oranı, Türkiye'de sadece yüzde 0.01.DESAM tarafından hazırlanan Ar-Ge raporuna göre, Türk halkı günde 6 saatini televizyona, 3 saatini ise internete ayırırken, kitap okumaya yılda ancak 6 saat vakit ayırıyor... Gördün mü? O Truva atlarını seve seve alıyoruz zihnimize. Öpücüklerle karşılıyoruz hepsini. Yakında onlar yüzünden sana yer kalmadığında gerçek varlığını da kapı dışarı edecekler haberin olsun..."
E sanki ne yapıyoruz? Fuhuş mu bu anasını satayım. Allah'tan evde oturup tv izliyoruz, bir iki de feyste turluyoruz ha..."Hayır güzel kardeşim. Bu mesele gittiğin bakkalda, gözlerini ayıramadığın 5" tv kadar masumane değil! O her saniye maruz kaldığın 24 kareyi zihnin çözmek için bütün fiziksel fonksiyonlarını yavaşlatmak zorunda kalıyor. Sonra ne oluyor biliyor musun. Zihnin aşırı yüklendikten ve mantıklı bulduğu şeyleri sana izledip, geriye kalanları bilinçaltına depoladıktan sonra saatler geçmiş oluyor...
Sen güzel kardeşim, sen bunu ancak dudağının kenarından yol bulmuş bir damla salyayı gördüğünde fark edeceksin. Hemen olacak sanma. Yıllarca çalışıp onun karşısında sorumluluk olmaksızın oturmanın aşkı ile yanıp tutuşacaksın. Prostatın yerlere değerek bir tuvalete koşup, bir ona koşacaksın haberin olsun. Komşuların dedikodusu dışında bir aktiviten olmayacak ve "bu benim dünyaya açılan küçük kapım" cümlesi ile kendini avutacaksın.
"Ben tartışma programları dışında bakışlarımı değdirmem..." Siktir lan! Gel bakayım buraya...Biraz da "bir tık" olayından bahsedelim madem. Bana bak bana! Gel, evet otur şuraya... Biraz da seninle konuşalım..O her şeyin gerçekten bir tık mesafede olduğu dünyada, oturup da kainatın sırrını araştırmadığını ikimiz de biliyoruz. Bana bak, göz temasını koru her an tekme yiyebilirsin. Sosyal medyada hipnotize olarak geçirdiğimiz onca saati, "la ne yapayım gaffama mı sıkayım gardaş?"
diyerek açıklayamayacaksın bana! Aynı senin, Türkiye'de en çok satılan sevgi pıtırcığı romanlarını da hipnotize olarak okuduğunu biliyorum. Kolaycısın sen, kolaycı! İçindeki boşlukları, kendini azıcık akıllı hissediyorsan böyle tatmin etme yoluna gidiyorsun. Önce kendini bir kategoriye sokmak için hırpalayıp, ondan sonra o kategorinin en dişli savunucusu haline geliyorsun! Bana bak bana. Savunduğun şeylerin seninle bir alakası yok.
Onlar varlığına ait şeyler değil! Öyle olsa bu söylediklerim dokunur muydu sana bir sor? Dokunması gerekiyor. Dokunmalı. Elimden ne gelirse yapacağım. Bu devran böyle dönmeyecek. Sürü halinde nereye isterlerse oraya akmayacağız. Anladın mı?Başka duyu kaldı mı bir bakalım? A evet. İşitme organımız. Tahmin et ne buldum? Müzikler...Kafanı camdan çıkar, eller devil horn, dişlerini sık ve "ğaaaaa" diye bağırarak fotoğraf çek.
Daha acısı da var dost. Pop müzik dinlemek. "Seviyorum, hırs, kıskançlık, intikam, seks, oranı aç, firikik, bebelerin arzularıne cevap ver, onları ayrı bir grup olduğuna inandır ev içine çek." Herhangi bir müzik dinlediğinde bir anda çok dokunmuştur illaki sana da. Müzik böyle bir şey işte. Bilinç ile doğrudan bir ilişkisi var dost. Dinlediklerin seni yansıtmıyor. Sen dinlediklerini yansıtıyorsun. Bunu sakın unutma.
İnsanlar tarzına göre dinlemez. Dinlediklerine göre bir tarz sahibi olur. Sen ise apaçi bir sınepçetırsın haberin olsun. -Ağabey zamanı geldi sosyal medyada yaptığın ve insanlara saçmalık olarak gelen şeyleri de açıklığa kavuştur...+Teşekkürler Fikri.Evet. Orada pahalı mekanlarda fotoğraf çektirip kendimi acizce yöntemler ile ispat yoluna gitmediğim için sana yaptıklarım ilginç gelmiş olabilir. Elimden geldiği kadar basitleştirmeye çalışıyorum onları.
Elimden geldiği kadar saçmalayıp, senin kendini inandırdığın yöntemleri bozmaya çalışıyorum. Farkındayım, senin de talep gördüğün bir kesim var. İnan bu sıkıntı hep duyularımızın sürekli uyarılması sonucu moronlaştığımızdan. Birkaç saat elektrik gitse ödün kopacak. Ellerin titreceyecek ve bir köşede ne yapacağını bilemeyeceksin. Bir insanın bütün serveti nasıl olur da sosyal medya olur bilmiyorum gerçekten. Yemeği yemeden önce sosyal medyaya yediren aşağılık piç kuruları!
Oh be. Üzgünüm dilim sürçtü. Seni anlıyorum eğer bir çatal alırsan o resimde güzel durmayacak ve sen takapçalarana razal alacaksaağn. Sonuç olarak demek istediğim şey şu...Genleri ile oynanmış besinleri yiyoruz. İçtiğimiz sularla bile çeşitli faktörler tarafından yavaşta zehirleniyoruz. Diş macunundaki florürün epifiz bezi ile ilişkisine bir ara müsait olunca bak olur mu? Yavrucuğum bunlar komplo teorileri değil! Açık açık gerçekleşen ve insanların da zevkle tercih ettiği bir durum...
Televizyondaki saçmalıklar ile kültürlendiğimizi sanarak doğal dürtülerimizi uyuşturup onların dürtülere yeniden yön vermesini sağlıyoruz. En güzeli diziler. Belki kendinde göremediğin şeyleri 16-17 yaşındaki bebelere bakarak görebilirsin...-Ben kaç yaşındayım ağabey?+1.5 Fikri. Gerçekten çabuk gelişiyorsun...16-17 yaşındaki çocukların nelere değer verdiklerini, nelere vermediklerini, neler yaptıklarını inceleyerek demek istediğimi 2 dakikada anlaman gerçekten hiç zor değil.
Bir kere bakışın değsin yeter. Yakında bunlara yaptıklarının anlamsız olduğunu hatırlatacak kimse de olmayacak dost. Olmayacak çünkü, biz de kirleniyoruz. Fiziksel olarak güzelleşmek için kıçımızı yırtarken, zihinsel, psikolojik ve ruhsal olarak gerçekten lağım çukuruna dönüyoruz. Gerçekten farkında olmadığını söyleme? Bu zamanda bir insanın içindeki güzelliği değil yaşamak, farkına varmış olması bile hoş karşılanmaz hale geldi.
İnsanlar sahip olmadıkları bir şeyi başkasında görünce öldürmek için gerçekten bütün enerjilerini verebilecek hale gelmiş dost. I am legent'daki eleman gibi hissediyorum kendimi bunları söylediğim zaman. İnan bazen hiç inancım kalmıyor bunların düzeleceğine dair. Bazen onlar gibi yaşamak istiyorum şu yük üzerimden kalsın diye ama inan olmuyor. Kopmak istiyorum o zaman da içim bana dost olmuyor. Aradayım. Acizim. Kendime bile söz geçiremiyorum...
-Ağabey iki dakika cuvaraya gittim hemen sapmışsın. Bak zincir getirdim bu sefer. Nasıl?+Allahu Akbar!Bak güzel kardeşim. Hissettiğini sandığın duyguların içi boş. Hepsi birkaç dakika sahip olduktan sonra geçecek heves ve hırs. Hepsinin içi boş anlıyor musun? Kendimizi insan olarak görmememiz gerekiyor. Giydiğin kıyafetlerin değeri arttığı zaman sen de mi değerleneceksin? Gerçekten böyle mi sanıyorsun? "Madem hiçbir şeyim yok, en azından param olsun..."
"Bunları düşünmek için en azından belirli bir refah seviyesine ulaşmak gerekiyor..."Söyleyip gitme dur şekil çocuk. O refah seviyesini kim belirliyor? Seni ne zaman tatmin edecek kadar refaha kavuşacaksın? Sevdiğinle uzandığın bir çayır barınağın olamaz mı? Refah nedir piç kurusu? Refah, başını göğsüne koyduğunda huzur duymaktır. Louis viutton değil...Kendini ezberlediğin kalıplar ile asla haklı çıkaramayacaksın. Saçma sapan tükettiğin materyallerden soyununca bir cevap vermeni "berk"lerim ben.
Ancak öyle ciddiye alırım seni. Güç sandığın saçmalıkların arkasından korkakça bakarsan, topuğumla ezerim suratını. Saçmalıkların burada alaka görmüyor bil...Evet. Bu patlamalardan sık sık yapmak istiyorum. Gerçekten iyi geliyor.
-Her haltı söylemek zorunda değilsin ağabey...+Neden?-İnsanlar seni böyle ciddiye almazlar...+Almalılar mı?-...+Fikri... Ah Fikri... İnsanların beni asıl bunları söyledikten sonra ciddiye almasını beklerim. Kendimi onlardan ayıramam. Ayrı değilim ki. Hiç olamadım. Aynı sıkıntıları ben de çekiyorum. Tek farkım biraz mücadele ediyor olmam o kadar. Her düştüğümde bir daha kalkmaya zorluyorum kendimi. Onlar ise bir düştüler mi hemen içki masasına oturup kafayı çekiyorlar. Nasıl uyandırabilirim ki başka türlü? Sadece gözlerini aç demek yetmiyor görüyorsun... Benliklerinin farkına varmadan, egoları incinmeden bir terslik olduğunu idrak edemiyorlar...-Haklısın ağabey ama bu yaptığın yazının niteliğini öldürüyor...+Asıl bu yaptıklarım ile yazı bir "kurgu" vasıtası olmaktan kurtuluyor Fikri. Ancak böyle sürrealist bir çalışmadan farklı olarak nefes alabiliyor teşbih edilen insan. Bir zaman sonra sen de göreceksin bunu.