karanlığa ekilen tohum.
Büyümen gerekiyor. Doğal bir süreç bu... Engel olamadığın noktalarda, süreci sorgulamamayı ve kendini oluruna bırakmayı öğreniyorsun. Çoğu şeyin farkında olduğunu düşündüğün bir zaman geliyor. Öyle bir zaman ki o... Arkanda bıraktığın binlerce senden arta kalanlarla, tek başına kalıyorsun. O vakitte, ilk nefes alışında, filizleniyor içinde yaşama gayen. Üflenen ruhun delmiş bedenini, çıkmış. Üzerine sinmiş biraz toprak, biraz karanlık, biraz da yalnızlık kokusu var...
Onca süre birlikte olduğun karanlıktan çıkınca, neye uğradığını şaşırıyorsun. Hıçkıra hıçkıra ağlayan bir bebek gibi doğumunda irkiliyorsun anne sesiyle...
Arkana bakmaya korkarak göz ucuyla dokunuyorsun üzerine sinmişlerin yurduna. Seni sen yapan her şey el ele vermiş ve karanlığında tükenmiş... Nefes nefese kaldığın o farkındalık anında bir çırpıda yaşanıyor bu süreç...
Yurdunda şehit olmuş aşklarından, umutlarından, acılarından, mutluluklarından, her neyse hepsinden sıyrılıp çıkmışsın o karanlıktan...
Bulunduğun yer yavaş yavaş kararmaya başlarken, o birkaç saniyelik dilimden kendini yırtıp atasın geliyor. Nefes alan bir sürü beden görüyorsun. Sana anlamsız gözlerle bakıyor hepsi. Karanlığında yitip gidenler, tam sen tohumunu yırttığın sıra kapatıyorlar mazinin kapılarını suratına tek tek. Bakışlarını çeviremiyorsun mazinden öteye. Olmaz, bakmaz gözler her istediğinde öyle. Dokunması yetiyor gözlerinin. Şimdiye varan şehit olmuş aşklarının, umutlarının, acılarının, mutluluklarının, her neyse hepsinin sesi koro halinde tittiriyor.
Gözlerini bile dokunduğuna pişman ediyorsun ardında ki karanlığa. Sonra sesler teker teker soluklaşıyor git der gibi. Filizlenmeye tırmandığın her an birinin eliyle yükselmişsin. Anlıyorsun... Vefasız değil gözler; bakışını çevirdiği karanlığa bir kez daha dokunuyor. Kıvranıyorsun her santiminde mazinin. Açıklaması yok. Gözlerine dur deyip anlatmak istiyorsun her şeyi tek tek. Gözler bir an insaf edip dursa nutkun tutuluyor.
Deviniminin bedenleri sana yabancılaşmış. Seninle birlikte tutuluyor gözler. Olmuyor... Yüzünü dönüyorsun mazine. Avuçlarını açıp tutmak istiyorsun bir parça. Yüzün mazine dönük. Geri geri her bir adımda daha çok yalnız kalıyor avuçların. Gözlerin nereye baktığından habersiz. Bir an kulaklarına dolan bütün seslerde yavaş yavaş kayboluyor. Sana sürekli ona ait olmadığını haykıran gözlerden adım adım uzaklaşmak istiyorsun.
Tohumuna yırttığın yerinden girip avuçlarını çeperine adamak istiyorsun. Her adımında daha da yabancılaşıyor sana geçmişin. Hıçkıra hıçkıra ağlayan bir bebek gibi doğumunda irkiliyorsun anne sesiyle... Mazinden koparılıp geleceğe atılıyorsun. Toprak ve karanlık gidiyor yalnızlık kokuyorsun anne sesinde...
Nefes nefese kaldığın o farkındalık anında bir çırpıda yaşanıyor bu süreç... Geri geri giden sen, bakan gözlerin işiten kulaklarınla bir yerde mesafe katettiğini düşün. Geçmişin bile akarken kendini hareketsiz buluyorsun. Buldukların ile düşlediklerinin ayrımına varamıyorsun bir süre sonra. Tohumunu bilmediğin bir gökyüzü için yeşerttiğini düşün. Geçmişin sana sırtını dönüyor...
Öyle olmak zorunda dedim ya büyümen gerekiyor. Yeşermek için engel olmamalısın. Hızla büyürken dokunduğun her şey, seni bir anda silkmek zorunda. Üflenen ruhu taşımak zor. Sürece direndiğin her nokta da gözlerin dokunuyor mazine. Katlanmak daha zor... Süreci sorgulamamayı ve kendini oluruna bırakmayı öğreniyorsun.
Yurdunda şehit olmuş aşklarından, umutlarından, acılarından, mutluluklarından, her neyse hepsinden sıyrılıp çıkmışsın o karanlıktan...