Mağaram
Ah, söylemek istediğim o kadar çok şey var ki... Gözlerimin arkasında kelimeler, baktığım yerlerde hiçbir şey yok.Yüreğimle yazacağım; aklımın izin verdiği kadar...
Beyaz bir sayfa ve üzerinde saflığını kirleten kelimeler. Aklın manipülasyonlarına uğramadan yazmak gerçekten çok zormuş. Tutunuyor cümleler, takılıp kalıyor bir yerde, düğümleniyor. Elimden geldiğince, sürüye sürüye de olsa, koparıp bu sayfaya dökeceğim hepsini. Bu sefer yapacağım biliyorum. İçimde onlardan geriye tek bir şey kalsın istemiyorum. Birleştiremediğim çok fazla kelime var. Aklın ve mantığın değdiği herhangi bir şey ile kirlensin istemiyorum satırlar. Daha ne kadar karışacağız birbirimize bilmiyorum. Birkaç yıllık mesafe vardı aramızda ve ben o küçük siluetime daima uzaktan bakıyordum...
Andan öte, zamanın kendisinde nerede olduğumu bilmek istemiyorum. Yaprağını dökmüş bir meyve ağacına mevsimlik bir küsüşteyim. Açıklamaya çalıştıkça, başladığım yerin biraz daha derininde boğuluyorum. Bıraktığım her boş sayfanın hüznü ile yarım kalmış cümlelerin arkasına sığınıyorum. Bir yerden sonra tabiat da senin algına göre şekilleniyor. Anladığın dilden dokunuyor sana her canlı. Her zerrene siniyor farkındalıklarının yükü. Sorgunun ötesine geçemeyen bütün o serzenişleri kenara itip; ah diyorsun Güneş ne kadar da güzel doğuyor...
Basit bir ensturman olarak orkestradaki yerini bir kaç melodi ile doldurma fikri biraz garip geliyor. Herkes olduğu yerden memnun görünüyor. Ama ben bütün basitliğim ile, cismime sığmayan bir besteyi yaşıyorum. Notayken sezdiğim bestelerin keşfindeyim...
Mağaradan yeni çıkmış bir insanın iştahı ile yıldızları seyrediyorum şimdilerde. Deforme olmuş ruh halim ile Ay'dan büyük bir şeyin bilindik varlığı ilham oldu. Gündüzümü bekliyorum..
O soğuk, rutubetli mağara duvarlarını bırakıp dışarı çıkıyorum bir süreliğine.
Beni orada tutan tek şeyin sadece alışmış olduğum duvarlardan kopamayacak kadar basiretsiz benliğimmiş ...
Ay vekaletini aldığı ışığı asıl sahibine bırakmış. Beni o duvarlar arasına iten bütün o anlamsız dayatmalar eşliğinde mağaradan daha büyük bir şey olduğunun keşfini, bir gariplik olduğunu sezen kendimden saklanarak kutlamaya çalışıyorum. Kendimi iki parçaya bölüp; birini mağaranın soğuk duvarlarına, diğerini ise ışığa adıyorum...
Geride kalmışım biraz.
Beklediğim için gelmemiş Güneş; geleceği için beklemişim... Ben düşe kalka ilerken, gündüzüm mağarama zıt bir yarım kürede benden saklanıyormuş...
Gündüzümü buldum. Fakat bütün o ilkel farkındalıklarımı sindirmem zaman alıyor. Dünyamda henüz bilim yok. Ruhum yağmurla mağaraya kapanıp; Güneş ile mânadan bir parça koparmaya çalışıyor.
Antik mısırda fiziksel olarak katetilemeyecek mesafelerin uğraşında, birkaç bin blok ve insan yığınının tepesinde, Güneş'e yaklaştığını sanacak kadar aptal bir kibre sahip mağarada bıraktığım yanım. Diğeri ise bir ateş böceğinden bile korkar oldu...
Başımı çıkardığımda gördüğüm güneşi mağara duvarlarımı süslemek için kullanmaktan öteye geçememek ışığa adanmış benliğimi yavaş yavaş öldürüyor... Beni sağ olan parçamın peşinden gitmeye sürüklüyor baskın ve ilkel yarım. Ben maddeden sıyrılamazken, mağaram gerçek ve asıl gerçeğimde rüya oluyor. Elimde keskin bir kaya parçası rutubetli duvarlarda rüyayı resmediyorum... Mânanın girişinde, bir düşünsel çağın bitimindeyim...